Viva Airbnb. Hola Espana- Barcelona

Görüntü

Yeni sevdam airbnb’ydi…Bilmeyenler icin ozet geçeyim, airbnb dunyanın her tarafındaki evleri seyahatiniz boyunca kiralayabildiğiniz bir sistem. Iphone application’ununu hemen indirip saatlerce süper dekore  edilmiş evlerin odalarını gezebilirsiniz. Bu sevdaya tutulmamın en önemli noktalarından bir tanesi bu ama başka bir konu.

Platonikler her zaman daha iyidir ya belki bu da öyle kalmalıydı. Ama dibine kadar keşfetmeye karar verdikten sonra yoldan dönmek zor oldu. İtiraf ediyorum, su dunyada basima ne geldiyse ucuzculuktan geldi. fazla para vermeyelim diye kolelerin tasindigi, insanlarin ustune yerlerde yattigi trenlerle de seyahat ettim, Iki sehir arasinda otostopla da yolculuk yaptim ama airbnb apayrı bir deneyimle hafızalara kazındı.

Bundan önceki seyahatimde mükemmel bir deneyim yaşama  umuduyla yola çıkmış, Kopenhag’daki host’umuzun  tek göz evinde bulmuştuk kendimizi. Biz gelmeden üzerinde erkek  arkadaşıyla aralarında bir şeylerin geçtiği aşikar olan yatak çarşafları, bir ezik elma ve devasa bir kütüphane ile bizi başbaşa bırakarak gitmişti. İçinde latinceden, felsefeye, kült kitaplardan çizgi romanlara inanılmaz bir habitat bulunan kütüphaneye mi şaşırayım yoksa 3 parça  elbisesiyle hayatını karda kışta nasıl idare ettiğine mi bilmeden, bitlenme tehlikesi geçirerek  o yatakta yatmıştım.

Ama  onu da geçecek bir airbnb deneyimi beni buldu.

‘Hola Barcelona’ .

Bütün  otellerin/ apartların Sonar ve Off Sonar  festivalleri yüzünden tıklım tıkaş olduğu bir dönemde ben yine soluğu airbnb’de aldım. Attığım  100 kalma  talebine sadece 1 host tarafından geri dönülmesinden biraz  kıllanmalıydım ama orada uyanmadım.  Hatta ev ilk gittiğimde bayıldığım El Born,  El Raval  civarlarında diye sevinçten zıpladım. Aerobus’tan Espana  Meydanında indiğimizde hip evimize bir taksiyle gidebileceğimizi anlatıyordu airbnb bilgilendirme  maili.

Taksici bizi 2 apartman arasında 1 insan geçebilecek kadar yer  olan bölgeye  getirdiğinde hala  durumu tam kavrayamamıştım. Burası çıkmaz sokak, başka  yerden ferah evimize  kavuşacağız diye  bekliyordum ama taksici bize bakarak rock fm’in sesini yükseltti.

-Here we are guys. It’s on the  left.

Birbirimize  bakmadan  taksiden  inişimiz, Sergio’nun ziline  basmamız  ve kafamızın zar zor sığdığı merdivenlerden 5 kat çıkarak  eve ulaşmamız dün gibi. Tek  göz  bir odada  duvarı damlayan bir mutfakla  sempatik host’umuz bizi  karşılıyor. Şokta  olduğumuzu umursamadan eve ilişkin bilgileri sıralamaya devam ediyor. En basit  soruyu  sormamak için  kendimi zor tuttuğumdan soru içimde  patlıyor.

– Hayatta kalmak için ne yapmamız lazım?

O esnada evin diğer odasıymış gibi duran kapıda yan  komşunun  oturduğundan bahsediyor ve çok  arkadaş canlısı  değildir diye de ekliyor. Bu arada tabi konuşmadan anlıyoruz ki burası bir göçmen mahallesiymiş ve genelde pakistanlılar vs. burada takılırmış. O esnada aşağıdan kavga  gürültü sesleri  geliyor. Kendimi tutamayıp  soruyorum:

– ‘Burası güvenli mi?  Bana öyle gelmedi, biraz tedirgin oldum.’

Kendinden  emin şekilde cevaplıyor. ‘Tamamen’

Şu ana kadar  ölmediği  için çok şanslı gerçekten.

Bu süreçlerden 3 dakika sonra Sergio bize anahtarları ve önerdiği yerlerin kartını bırakıp gitti.  Sonraki yarım saat evde tam bir sessizlik. Bir ispanyol kanalı açıp tek laf etmeden ona baktığımızı hatırlıyorum. Kuyruğu dik tutma çabasıyla çıkar yol bulmaya çalışıyorum ama ııh. olmuyor.  Zaten 3 günlüğüne  gelmişiz, bir de gasp edilerek yurda dönmek rezalet olur. Nasıl yapsak nasıl yapsak da bulandığımız yerden çıksak? Tam  o esnada hopladım çünkü yüksek desibelli bir ses havada yankılandı:

-‘Ne düşünüyorsun? Söyle ki ona göre aksiyon alalım.’  Doğru ama cevabı hazır değil.

-‘Bilmem’

-‘İyi hissediyor musun?’ Deli miyim ben, öldürülmekle ilgili kaygılarım  var.

– ‘Hayır, hiç güvende hissetmiyorum. Sence?’

-‘Bence burası tamamen b.k gibi. Başka bir yer bulmalıyız. Booking’den arayalım hemen.’

Birbirimize bakıp inanılmaz bir rahatlama yaşadığımızı  gözlerimizden anladık ve yarım saatten  sonra  yeniden soluk almaya başladık yaşasın. İş bölümümüz de var hem. O hemen booking’e sarılıyor, ben tahmin edileceği gibi  airbnb iptal politikalarına bakar buluyorum kendimi.

5 dakika sonra ses tekrar  yükseliyor:

– ‘Buldum, biz daha önce  Pulitzer’de kalmıştık  değil mi?  Hemen arıyorum orayı.’ O anki iç rahatlamasını anlatamam. Konuşurken bana kafayla  onay işareti yapmasından falan da anlıyorum ki oldu da bitti maşallah. Telefonu kapattığında gururlu ve magrur ses yankılandı. ‘Sergio’yu ara sen, Pulitzer’deyiz.’ Anında Gio’yu aradım tabi, durumu anlatmaya çalıştım ve hemen gelirse bizim de  otelde gideceğimizi söyledim. Peki bu tatlı sona bağlandı mı?

Telefonu  kapattıktan sonra son aranan numaradan anlaşıldığı üzere  Barcelona  yerine Paris Pulitzer otele rezervasyonumuz  olduğu ortaya çıktı. Gecenin saat 02.00’sinde elde bavullar  El Raval’ın  gerilim dolu sokaklarında bir başımıza kalakaldık mı kaldık. Le meridien’in  lobby’sine sığındık mı? Evet. Hiçbir yerde otel olmayan o güzelim zamanda lobby çalışanlarına her oteli  arattık mı? Sayılır. Saat 04.00’te tam Le Meridien’in  karşı çaprazında bir aparta sığındık:)

Evet pek sevgili airbnb’ciler, airbnb’ci olmayı düşünenler  siz siz olun 2. kez düşünün. Hayat yaşanmaya değer, tek göz evlerde gaspa kurban gitmeyin, tek başınıza airbnb’ye kesin gitmeyin. Gidecekseniz şatoda kalın.

ps: hala airbnb’de  kalan paramızı almaya  uğraştığımı da  belirteyim. Eğer refund’u onaylarsan kral adamsın  Gio. Buradan da duy beni!

 

 

 

 

 

 

Categories: Deli kızın çeyizi | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Nefes Terapisi Güncesi

Maslak’tayiz. Nefesimizin acilmasi icin mukemmel bir gun. Neyle karsilasacagimizi bilmeden kaydoldugumuz etkinligin gerceklesecegi salona dogru yol aliyoruz. Nerde miyiz tam olarak? Yuksek orani kadin populasyonlu bir ayin merkezindeyiz. Itiraf edeyim, o an tedirgin olmadım değil. Kısa aralıklarla ‘Ne işin var burada?’ iç sesimi duydum ama yılmadım, kapıdan içeri girip koltuğa kuruldum.

Şimdi doğruya doğru Matrix’deki Neo gibi kirmizi ya da yesil hapi yutma sansim vardi. Kirmizi hapi alsaydim, nefes terapisinin Nsini gormemis, hayatina normal standartlarda devam eden bir insan olabilirdim ama yesil hapi yutmaya karar vermemle mütevellit halihazirda unutulmasi mumkunatsiz bir 50 dk ile yola devam ediyorum. Ek olarak yasamimda ‘mucize nefes tacizi’ adi altinda yeni bir soz grubu bir de bu yaziyi okumalarindan ve beni negatif enerji kusma seaslarinda woodo bebegi yapmalarindan korktugum terapist gercegi var. Aşmaya calışıyorum  hayata kaldıgı yerden devam edebilmek icin:)

Seansin detaylarinin anlatilacagi toplanti odasinda 50 kurban olarak oturdugumuz yerden basliyorum. Yanimda cizgili pantolonlu ve cizgili corapli bir beyefendi oturuyor, solumda 2 sandalyeye sigmaya calisan bir teyzemiz. Meraklı gözlerle nefesin inceliklerini ogrenmeye calisiyoruz. Dogru nefesle hayatının degistigini iddia eden ve bu teknigi yurdum insanıyla tanistiran kadin 3 slaytlik bir powerpoint sunusunun onunde bizi selamliyor ve halka seslenişini gerçekleştiriyor:

Biz en iyi nefesimizi doğarken alırız, hayatı içimize çekeriz çünkü o anda.’ Sonra unuturuz hayatı çekmeyi.’ Doğruldum, kafaların ne kadar iyi olabileceğini test etmeye geldim sanırım diye içimden geçirdim evet. Ve ses yankılanmaya devam etti.
‘ Dogarken dogru nefes aliriz ancak 2 yasindan sonra nefesi icimizde tutmaya baslar ve gerektigi kadar disari veremeyiz. Hapsederiz. Negatif enerjiyi kusamamamiz nedeniyle de hasta olur, hayatı istediğimiz enerji seviyesinde yaşayamayız. 

İşte zamanın durduğu an: O esnada dusundugum tek sey gercekten kalcadaki yag fazlaligi. Acaba diyorum, bu seans bana kalcadaki yaglari da kusma sansi verir mi? Eger oyleyse daha on siralara gecebilirim. Ses durmadan devam ediyor:

‘Mesela kabizligin da en onemli nedeni nefesi dogru verememektir.’ Sunumdaki slaytin header indaki melek figurune gozum takiliyor. Hayir gulmek yok, yola devam. Sonra olaylar biri kadin biri erkek olmak uzere 2 gonullunun ortaya cikmasiyla devam ediyor.

Dogru nefes alip veremedigimizi olcumlemek icin saniyorum ihtiyac molasi veriliyor ki o arada anliyorum ben negatif enerjiyi icimde tutamadigimi da test etmis oluyorum:)
vee asil olayin simdi basladigini soyluyor arka planda ses.

‘Simdi herkes gruplar halinde terapistlerle bir seansa baslayacak, hayatinizda istediginiz her ne varsa nefesinizi kontrol ederek bunlara ulasabileceginizi anlayacaksiniz’. Bu arada ben dışarıda bir kağıt imzaladığımı hatırlama gafletine düşüyorum. Kalın harflerle yazılmış’ Bu seansta oksijen fazlalığından, başıma gelebilecek her türlü kramp, yanma ve acıyı kabul ediyorum’ gibi cümleler geçiyor kafamdan.

Yandık, imzaladık da kağıdı oradan hic kalkamamak var. Son bir kez disariya baktım, sevdiklerimle de vedalasamadim diye huzun kapladı icimi:)  öleceksek de toplu ayin sırasında ölüyoruz en azından diye az biraz rahatlama moduyla nefes terapistinin benim için hazırladığı yere doğru uzandım.

Bir anda ışıkların sönmesiyle gözlerimizi kapamamız emrini verdi baş ayin hocamız. Ağzıma altı kesilmiş ve kapağı çıkmış şişeyi soktu ve hızlıca nefes almamı emretti. Hakkını yemeyeyim robotik bir ses tonuyla konuşup sesleri yumuşak çıkarmaya çalışıyordu ama sanırım nefes kampında öğretilen şey insanların kulaklarına yumuşak da olsa Nazizm kokan ifadelerle fısıldayıp, nefes kontrollerini ele geçirmekti. Nasılsa ölecektim, dediklerini yapmaya çalışırsam belki daha uzun yaşayabilirdim. O esnada karnıma bastırarak bağırmaya başladı. ‘ Hadi ama daha hızlı, daha hızlı diyorum’.

Kampa hoş geldim. Yere yatırılmış 50 kişiden biri olarak, ilk ölen olacaktım işte net bir şekilde ortadaydı.

Terapistim kızdıkça kızıyordu  ‘Ne varsa seni mutsuz eden, ellerini ve ayaklarını çırparak bağırmalı ve şu şekilde nefes almalısın’ diyordu aynı zamanda göstererek. Duyuyordum. Gözlerim kapalı, göğsüme bastırdığı için nefes de alamayarak bağırmaya çalışıyordum. Gerçekten 30 dk boyunca bunu sürdürdük, en son yumuşadı ve kulağıma ‘ Sen mükemmel bir kadınsın, içindeki güçle her şeyi yapabilirsin’ kilit cümlesini kurdu. Tedirginliğimin bana verdiği yetkiye dayanarak gözümü açmaya çalıştım, yanımdan gitmesini bekleyerek. Tanrım ölmeden önce taciz davası açsam da bu dünya ile bağlantımı öyle mi kessem diye düşünürken gözlerimi tamamen açtım ve kabus manzaramla karşılaşmam bir oldu.

Ellerim kitlenmişti!

 5 cm havadaydılar ve yamuklardı !!

Önce korkudan ve tedirginliktendir dedim, sonra imzaladığım kağıt aklıma geldi. Eyvah! İşte hapı yuttuğum an. Ya burada ölecek ya da hastaneye gidip hiç yoktan yamuk ellerimle hayatıma devam edecektim. Sağa sola bakıyorum, herkesin elleri yanı başında söz dinleyen uzuvlar olarak duruyor.

Asi ellerimden ürktüm o an ve soldan soldan bana yaklaşan terapiste dönerek ‘Sizin gördüğüm son insan olmanızı istemiyorum gerçekten çıkabilir miyim? ‘dedim.

Eminim iyi bir insandı ama ellerimdeki 10 parmak da farklı yere bakarken humanist yapımı çok ön plana çıkaramadım.

Gözlerini benden ayırmadan baktı. ‘Hayır izin veremem, bu negatif enerjinin toplandığı yeri ifade eder ve gerçekten başarılı seansı simgeler. ‘ eh tabi imzalattı kağıdı rahat konuşuyor abla.

Ellerimi hissetmeme aşamasına gelince, arkadan çalan müziğe kendimi bıraktım.

 zaten tedirgin edici tınıları var,  bir de ellerimden vazgeçiş düşünceleriyle buz kesmeye başlıyordum ki ışıklar yandı. Seansın bittiğini haber verdi baş ayin sorumlumuz. İşte o an seansın en verimli nefesini aldım. O kadar derin aldım ki o nefesi, ciğerimin çeperini yırtıyordum neredeyse.

Ellerim mi? Hala yerindeler panik yok:)

Ha bir de biri size nefes terapisi mi önerdi? Kesin gitmelisiniz, öyle para vererek kamplarına vs değil tabii bu deneme seansına. Neden mi?

1)Ölüme o kadar yaklaşıyorsunuz ki kitlenerek, gözünüzü açtığınızda inanılmaz bir enerjiyle doluyorsunuz hemen oradan çıkıp hayatınıza geri dönebilmek için:)

2) Kabızlığın nedenini öğreniyorsunuz.

3) Ellerinizin yamuk haliyle yüzleşip, değerlerini anlıyorsunuz.

( Bu arada ayağı da kasılan varmış seansta, demek arkadaki çığlık atan kadından geliyordu bacak kasılması örneği. Seansı 49 olarak bitirmiş olduğumuzdan şüpheleniyorum çünkü o kadını çıkışta görmedim) göğe yükseldiyse de burdan sevenlerine baş sağlığı diliyorum, gençti de daha:)

Categories: Deli kızın çeyizi | 1 Yorum

Galata’da bir renk cümbüşü

Galata’da yürürken bir yanımdan şapkası yana doğru hafif kaymış, masmavi bir elbise ve aynı renk topuklu ayakkabı giymiş gayet alımlı bir genç kız geçti. Eski İtalyan filmlerinden hatırladım buna benzer tarzları olan kadınları. Sonra bir baktım ki tüm sülalesi arkasından geçiyor. Aynı tarzda giyinmiş, farklı renkte etek/ceketleri olan bir sürü kadın, yanlarında eşleri… Durup izledim. Eski model bir araba gelin ve damadı taşıyordu. Yanımdan yavaşça ilerleyince yüzlerini seçebildim.5 metre önümde durdu. Baktım ‘Neva Şalom Sinagogu’ yazıyor tabelada. Demek bir Musevi düğünüydü bu. Rengarenk, farklı; bizimkilerden ne kadar değişikti. Davullar,zurnalar,oyun havalarıyla dopdolu,limonatalı,kuru fasulye pilavlı, yerin 50 metre altındaki nikah salonlarında yapılan düğünler geldi gözümün önüne… Bir de bu.  Farklı zevkleri, gelenekleri olan, inançları doğrultusunda  farklı eğlenceler düzenleyerek çocuklarını/yakınlarını evlendiren 2 farklı cemaat. Keşke diye geçiriyorum içimden, bu kadar yalnız, bu kadar az kalmasaydı İstanbul’da çeşitlilik. İnsanın ruhunu aydınlatan bir renk var çünkü bu sokaklarda çünkü, kimsenin birbirine benzemek zorunda olmadığı, Fatih’in bile fethederken herkesin dinini özgürce yaşayabileceğini aktardığı topraklar buralar… Ne değişti de renkler gitgide canlılığını kaybetti insan soruyor kendine. ‘Aynılaştırmak’ dünya üzerindeki bir topluma, insana, ruhu olan her bir varlığa yapılacak en büyük kötülüklerden bir tanesi… Belki de en büyüğü. En nihayetinde her insanın hayattaki amacı ve yeri farklı. Genetik mirasından ötürü… Aynı olmaya zorladığında dışarıdan değiştirmeye çalışıyorsun bir baskıyla.

Gelin arabasının yanından uzaklaşırken, son bir kez daha arkaya bakıp. ‘Ne olursan ol gel!’ diye fısıldadım. Benden başkası duymadı sanırım derken sokaktaki küçük bir Roman çocuk yüzüme bakıp gülerek ‘Abla be ne diyorsun kendi kendine, hoşuna gitti herhal araba, gelinlik filan?!’ dedi. ‘Nerden duydun oğlum be bir şey dediğimi hemen’ dedim ben de gülerek. ‘Hayır yok deli sandım kendi kendine konuşuyon falan  ya’  ‘Hee’ dedim ‘olur bana öyle arada’J

PS: ‘İstanbul’un tuvalinden çaldığımız renkleri keşke yerine koyabilsek. Bu olasılık çoktan ortadan kalktıysa bari tuvalde var olan renklerin resmi ne kadar güzelleştirdiğinin farkına varsak.

Categories: Deli kızın çeyizi | Etiketler: , , | Yorum bırakın

Rafael Sanzio de Urbino olabilmek:

Geçen gün sergide koskoca yazıyor ‘Rönesans döneminde insanların ortalama yaşam süreleri 40 yıl bile değildi.’ Duvara çarpmış gibi oldum. Sen o kadar inanılmaz parlak bir çağın içine doğ, edebiyat, sanat ışık hızında ilerlesin. Da Vinci on parmağında on marifet tıpı alsın tek başına yürütsün, heykeller öyle bir yapılsın ki canlıymış gibi görünsün…Ama orda dur, ya da durma çalışmaya devam et. Her ne yapıyorsan içine yenilik kat ve hızlı ol çünkü iz bırakmak için ortalama 38-39 senen var. İşte tam o esnada Urbino’lu Rafael’in hayatına gözüm takılıyor. Rönesans’ın 3 büyük ustasından birinin tüm eserleri görsel olarak önümden geçiyor ve genç yaşta neler yaptığına inanmakta zorlanıyorum. İtiraf ediyorum tekrar tekrar okudum hani belki yanlış anlamışımdır, belki gördüğüm her eser onun değildir diye…17 yaşındayken başlamış baba çizmeye ‘Aziz Nicolaus’un Taç Giymesi’  ile. Sonrasında zaten bizim Akdenizli deli kanımızın esiri olup, gaza gelip çizmiş de çizmiş. Atina okulundan tut da, Bakire’nin Taç Giymesi’ne, ( ki sonra Bakire resimleri çizmeye kendini kaptırdığı görülür.) metresini resmettiği La Fornarina’dan, Parnassos’a kadar inanılması güç yapıtlar ortaya çıkarmış ve adam 37 yaşına kadar yapmış ne yaptıysa sonrasında da bana eyvallah demiş. Şu an olsa ne kadar üzülürüz, arkasından ağıtlar yakılır. Ne kadar yetenekli adamdı, 37 yaşında vah vah pek de erken gitti deriz. En güzel eserine daha başlamamıştı diye akrabalara anlatırız. Şimdi olduğu gibi, insanlar arasında Rönesans’ta da şöyle bir konuşma geçer miydi acaba?

-Rafael’in evi ve at arabası var mıydı?

– Yok, borçla ölmüş. Kızartılmış kuşla ziyafet yapıp metresiyle kırıştırıyormuş ahlaksız adam!!

Bunların döndüğünü hiç sanmıyorum. Çünkü hayat bunlara zaman ayıramayacak kadar kısa, ( Belirteyim tekrar, 40 yıl bile değil.) Başkalarının işleri, ölümleri için konuşmaya yeterli zaman yok. İnsanlar sanata uyanmış. Herkes birbirinden bir şeyler öğrenmeye çok açık. Algılar erken açılıyor, nöronlar her daim hazır. Belki de o zamanın genç yetenekleri, sanatçılar ve bilim adamları ilerleyen tıp için Tanrı’ya şükrediyorlar ve şöyle diyorlar içlerinden‘ Her şey inanılmaz bir hızla ilerliyor; ya atalarımız gibi mağarada yaşasaydım da ömrüm 18-20 sene olsaydı. Tam bir kabus’ İşte o yüzden Rönesans’ın insanına hayran oldum. En çok da Rafael sana. Tamam hafif bir Da Vinci ve  Michelangelo hayranlığın varmış, etkilenmişsin, izler taşımış bazı yapıtların ama 11 yaşında baban ölünce koşup kendine ikinci bir baba bulmuşsun hayattaki amacına bir an önce ulaşmak için. (Ünlü bir ressamın kapısını aşındırıp çırak olarak çalışmandan bahsediyorum.) Sonrasında da devamlı olarak üretmişsin. Önünde eğilmem de ne yaparım.

İnsanlığa kötü geldi sanırım bu teknoloji ve uzun yaşam sırlarının bir bir açığa çıkması. Rönesans’ta koştur koştur eserler yapılıyor, çağ değişiyor. Da Vinci aynı saat içinde bir ceset alıp, bacaktaki damarları inceliyor, çiziyor eskizlerine; sonra hemen pervane modelliyor falan, bizim edebiyata müthiş yetenekli Melahat Hanım ‘Ohoo daha zamanım var diyor, Nasıl olsa en az 65 e kadar yolum var, her sene de artıyor ortalama ömür. ‘Bugün yazmaz yarın yazarım diyor.’ ‘Kim 500 Milyar ister var, sonrasında da Şeflerin Düello’sunun tekrarı var diyor. ‘  Resim konusunda harikalar yaratan Mahmut Bey ‘Bu sene olmaz, çocuğun okul taksitini bir denkleştireyim, sergiyi seneye açarım inşallah ‘ diyor.

 …ve bakıyoruz ki yaratıcı tüm düşüncelerimiz, yapmayı kafaya koyduğumuz, bize ait olmasını istediğimiz işlerimiz yarım kalıyor. Bu esnada var olan zamanı da başka üretenler ve içten içe hasetle bakılan insanlarla ilgili konuşmalara harcıyor insanlar. Üretmek için değil tüketmek için zaman harcanıyor. Eskisi gibi ekmek ve şarapla basitçe üretilmiyor artık,  soslu etler mideye inmeden beyin hücreleri devreye girmiyor. İnsanlar %99.8 aynı genetiği paylaştıkları diğer insanları tüketerek aşağı çekmeden, kendilerini yükseltemiyorlar. Neyse 21.yüzyıl insanlarının geri evrimleşmesi gerektiğini savunacak birçok sav ortaya atabilirim şimdi ama o konulara girmiyorum. Sadece bireysel, bencil isteğimle bir Rafael Sanzio de Urbino olabilmek istiyorum ben de. Sizi bilmem, ben istiyorum. Kararlı, hayatının her gününü dolu dolu geçirmiş, aydınlık bir adam. Az zamanım kaldı valla Rönesans takvimine göre, ya harekete geçiyorum yerimden kalkıp, ya da… Ya dası yok, geçiyorum harekete her şekilde.  

Sevgiler, 

Categories: Deli kızın çeyizi | 2 Yorum

İtalya sokaklarında yemek üzerine

‘Hala ismimi söylemedim. Adım Lorenzo. Lorenzo de’ Medici  İtalya’da Rönesans zamanında  kural koyan adammış. Benim soyumun da onlara dayanıyor olmasını isterdim her Lorenzo adına sahip İtalyan gibi. Ama içimden bir ses Rönesans’ta tekrar dünyaya gelmiş olabileceğimi söylüyor.  Müsait bir zamanın olursa, babamın dedelerinden kalma Rönesans kitaplarını gösteririm sana kütüphanemdeki.’

Bir anda gerçekten de eskiden bir yerden tanışıklığımız olabileceğini düşündüm. Kimbilir belki de gerçekten de bir Medici’ydi ve yasak bir aşk yaşıyorduk. Ya da belki de Casanova’ydı Lorenzo. 122 kadından biri de bendim belki de. Benim gibi ağzının içine bakan 121 kadınla daha beraber olmuştu. Düşüncesi hoşuma gitti. ( Ya da ben biraz fazla okuyordum o sıralar.)

‘Hoşuma gider. Bir hafta daha buralardayım. Eğer telefonunu verirsen bir ara kütüphaneyi görmek isterim.’

‘Bu demek oluyor ki, sen telefonunu vermiyorsun ve ben her 5 saniyede bir telefon çalacak mı diye kontrol etmek zorunda kalacağım. Bana bunu yapma. Kahvenin hatırına sen de telefonunu ver ki aramama durumunda ben de kendimi hatırlatma şansını kaybetmeyeyim.

Telefon numarasını alıp cep telefonumla çaldırdım. Güzel bir müzik çalıyordu telefonunda. Klasik bir parça. Mozart mı Beethoven mı bilemiyorum ama sanırım ikisinden birinin modern bir versiyonu.  İkimiz de birbirimizi kaydettik

‘Bu arada söylemeyi unuttum. Yemekten keyif alan insanları nasıl tanıyorum biliyor musun? Ben de aynı genetiği paylaşıyorum çünkü. Türk ya da İtalyan fark etmez. Keyifle yemek yiyorum ve yapıyorum. İnsanların yüzü yaptığım yemekleri yerken nasıl enteresan şekiller alıyor, izlesen şaşarsın. Yüzündeki resimden tat haritasını çıkartabiliyorsan insanların, ustalığa yaklaşıyorsun demektir.

‘İnanmıyorum. Bir aşçı mısın? Mükemmel bir iş gibi görünüyor uzaktan. İstediğin kadar özgür, deneylere çok açık bir 8 saat. Bir de bizim yaptığımız işlere bak. Hobisini işe dönüştürenlere saygım büyük benim. Ben sadece yemek yeme kısmından zevk alıyorum, dolayısıyla genetiğimin bir yarısı var sadece. Seninkiyse hem yeme hem pişirme kısımlarıyla tastamam.

‘Haha. Ben böyle demezdim. Ama senin görüşüne göre düşünecek olursak da bir takım yarım genetiğe sahip insanlar ki içlerinden çok çok iyi gurmeler çıkıyor, biz genetiği tam mükemmel DNA’lıların bir ayda kazandığını bir gurme gezisinde alıyorlar küçük hanım.

‘İşte bu kötü. Doğa her zaman sonuçları kestiremiyor ama Lorenzo. Ya da  ticari zekaya karışmıyor bilmiyorum. Yeteneği ve DNA dağıtımını yapıp sonuçlarını sana bırakıyor. Belki de bir aşçı gurme olarak belirli bir zamandan sonra en azılı rakibi olursun onların.

Güldü. ‘Bu arada kendi işin için söylediğin sözlerden biraz sıkıcı bir işle meşgul olduğunu anlıyorum. Babam bana bundan sonra ne yapmak istiyorsan onu yap demişti, üniversite seçerken. Ama yaptığın işte günde  gerçekten kendini 6-7 kere iyi hissetmiyorsan ve gülmüyorsan, o işi bırakacağına söz ver diye de ekledi. Hala bu söz geliyor aklıma, seninle de paylaşmak istedim. Kendini yemeğe bu kadar kaptırmış olmanın nedeni belki de küçük çaplı bir iş depresyonudur diye aklımdan geçmedi değil çünkü…’

‘Hayır, hiç de değil… Hani nerede kaldı keyiften bahsediyorduk. Yemek keyif işidir diyorduk. Ayrıca obezmişim gibi hissterdin bir saniyeden kısa bir süre içinde beni Bay Aşçı.

‘Haha tamam şaka yaptım sadece, şaka bir yana senin cheese cake iyi yapılmıştı mesela. Ve hakkını vererek çikolataları damlatarak yedin. İnanılmaz hoşuma gitti.

‘Çikolatanın cheesecake üzerinde akmadan nasıl durabileceği teknik bir konudur ama sosun hafif akışkan görünüp insanların ağzının suyunu akıtması – tabi kabul edilebilir ölçüde-  aldatmacadır. Teknikten öte hissedilmesi gereken bir arzu, bir tutkudur bir aşçı için. Ben de işimi çok severek yapan bir aşçı olarak sana şunu söyleyebilirim ki yemek yapmak da yemek de bir keyif işidir. İçinde teknik olmasa tutkudan kaybolursun, sadece tutku olursa miden birbirine girer. Kabul etmez.

Hayatın tam içinden bir şey söyledi aslında belki bilerek, belki de bilinçsiz. Sadece tutkuyla kaybolursun hayatta, tıpkı inanılmaz şekerden ağzının bir süre sonra uyuşması gibi… Ama sadece mantık varsa her bir anında o zaman da şekeri unutulmuş bir tatlı gibi olur yediğin… Perhizde verilenlerden. Güzel anları istiyorsan hayatın tatlarını da dengelemelisin.

Kütüphanede buluşmak üzere Lorenzo:)GörselGörsel

Categories: Deli kızın çeyizi | Yorum bırakın

AYAĞINA IKI AYRI DESENDE ÇORAP GIYEN KIZIN DRAMI

Hayat herkes için kolay değil. Hele de bazılarının çok kolay dediği şeyleri yapmak bazılarımız için inanılmaz zor bir aktiviteye dönüşebiliyor. İki aynı çorabı giymek ne kadar zor olabilir ki sabah ya da allah aşkına ne kadar zor olabilir biten bir activia kutusunu çöpe taşımak…20 dk önce bulaşık makinasının dilini kopardım sanırım ve sinir bozucu bir şekilde yardım edecek kimsem yok şu an. Aynı şekilde tavanda dev bir örümcek görmemden sonra ne yapıcağımı bilmeden kapıları çarpmam ve bağırmamla  anlıyorum ki hayat zor. Bilin bakalım karşınızda kim var: Ben. Yıllar önce arkadaşlarla ‘the spoiled child ever.’ adlı bir kısa film çekmek istemiştik. Aynı o durumdayım. Maşallah şımartılmaktan ölmüş, tek çocuk sendromlu ama anyayı konyayı İstanbul’a çalışmak için gelince anlamış bir kız mağdur:)Hala işe giderken o plaza insanlarını( kadınlarını tabii ki de!! )anlamıyorum. Sanırım saat 4.00 am de kalkıyorlar. Önce duş alıp, sonra spora gidip, sonrasında masaja girip en güzel elbiseleri giyip ve tabi unutmadan bir de kuaföre uğrayıp kokulu kokulu yanımdan geçmeleri sinirimi bozan başka bir noktra oluyor. Bense 5 dk lık sabah uykusunun 5 saat olduğunu bilimsel gerçek kabul edip çalar saatin çalmaması için elimden ne geliyorsa yapayım. Peki bu neden oluyor???

Bazılarımız ( benim de içinde bulunduğum ekip) diğerlerinden daha mı tembel?
– Bu noktada şöyle bir şey de devreye giriyor tabi: Ben gece insanıyım. Gece çalışayım,üreteyim, okuyayım…Severim. E böyle yapınca da sabah kalkıp da bakımlı olayım derdine düşemiyorum ne yazık ki. Kurumsal hayatta bir fıstık gelip önümü tıkayacak demek bakımıyla, burdan bunu çıkarıyoruz.

Geçen gün müdürün evine gittik, diğer ekip arkadaşlarımızla. Yani dimi bir bak çorabına, aynı mı giymişsin, aynı renk mi desen mi??? Hayır efendim sabah bakılmadığı için ikisi birbirinden tamamen ayrı çoraplar müdürün evinde ayakkabılar çıkınca ve evde terlik olmaması yüzünden yalınayak gezilince sadece benim tarafımdan da değil, herkes tarafından fark ediliyor:)) Bir de öyle salına salına yürüyorum ki zannedersin dünyaları yarattım, projelerden falan konuşuyoruz ama ayağımda farklı desende çorap:)

Ben bu halime alıştım napalım böyle doğduk, böyle gidiyoruz:)

Categories: Deli kızın çeyizi | Etiketler: , , | Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın